Hz. Ebubekir ra

Cehennemden azat olduğu, çeşitli hadis-i şeriflerde bildirildiği için, (Atik), yani (azat olmuş adam) da denir. Resulullahın miracını işitir işitmez inanarak kâfirleri şaşkına çevirdiği için, Allahu teâlâ (Sıddık) ismini vererek şereflendirdi.

Beyaz yüzlü, zayıf, nurlu bir zat idi. Kureyş ahalisinin ileri gelen büyüklerinden ve sözü tutulanlarından idi. Müslüman olmadan önce de, çok afif, ağırbaşlı, doğrulukla meşhur idi. Hayatında şarap içmemiş, şiir söylememişti. Mekke'nin sayılı tüccarlarından olup, pek zengin idi. Çok hayır yapar, iyiliği severdi.

İman etmeden önce, Resulullah ile gençlik arkadaşı idi. Birbirlerini çok severlerdi. Ticaret için gittiği yerlerde, ahir zaman Peygamberinin geleceğini, kendisinin Ona sahabi olacağını, kâhinlerden ve âlimlerden çok işitmişti. Resulullah çağırınca, seve seve hemen iman etti. Annesi Ümmül-Hayr da, ilk iman edenlerdendir. Fakat babası Osman, ancak Mekke'nin fethinde, çok yaşlı iken iman etti. Eshab-ı kiram arasında, babası, anası ve çocuklarının ve torunlarının hepsi iman eden, Hz. Ebu Bekir'den başka kimse yoktu.

Resulullaha fevkalade sıdkı ve sevgisi vardı. Herkesi imana çağırırdı. Hz. Osman, Zübeyr, Abdurrahman bin Avf, Sa'd bin Ebi Vakkas, Talha, Ebu Ubeyde bin Cerrah gibi üstün Sahabiler, Hz. Ebu Bekir'in çağırması ile imana geldi.

 

Mekke'de iken ve hicret ederken ve Medine'de her gazada ve harp olmayan zamanlarda Resulullahın yanından ayrılmadı. Bir iki defa izin ile ayrılmıştır. Resulullahın sadık dostu ve sır arkadaşı ve her işinde müsteşarı idi.  Eshab-ı kiram, Resulullahın yanında, halka olarak otururlardı. Resul aleyhisselam, sağ yanına Hz.Ebu Bekir'i, sol yanına Hz.Ömer'i oturturdu.

Güzel huyları, cesareti, cömertliği, ilmi, zekası ve hele takvası Sahabenin hepsinden fazla idi. Hz.Ali, (İçimizde en cesur Ebu Bekir'dir) buyurdu.

Resulullah efendimiz vefat ettiği gün, Ona olan aşkından Hz. Ömer'in aklı gidip, (Kim Ona öldü derse boynunu vururum) diyerek kılıcını çekti. Herkes, üzüntüden ve Ömer'in bu halinden korktuğu halde, Ebu Bekri Sıddık büyük cesaret ile aslan gibi ortaya çıkıp, (Resulullahın her insan gibi öleceğini) bildiren âyet-i kerimeyi okudu. Tesirli sözleri ile, nasihat ederek, halkı sükuna ve huzura getirdi. Müminlere teselli verdi.

Eshab-ı kiramın sözbirliği ile halife seçilip, önce, mürted olan bedevilerle ve Peygamber olduklarını söyleyerek cahil köylüleri aldatan Esved-i anesi ve Müseylemetülkezzâb ve Sicah hâtun ve Tuleyhat ibni Hüveylid ile ayrı ayrı harb edip, hepsini perişan etti. Hire ve Enbâr şehirlerini feth etti. Halid bin Velid ve Ebu Ubeyde bin Cerrah hazretlerini büyük ordu ile Şam'a gönderdi. Din-i İslamı yeniden düzene koydu ve kuvvetlendirdi.
Zekası şaşılacak kadar çoktu. Bir gün Resul aleyhisselam, (ü teâlâ, bir kuluna, dünya ile ahiretten hangisini istersin dedi. O kul, Rabbimin yanında olan nimetleri isterim dedi) buyurunca, Resulullah efendimizin vefat edeceğini hemen anlayıp çok ağladı. Eshab-ı kiram, Hz.Ebu Bekrin bu çabuk anlayışına şaşıp kaldılar.

Resul aleyhisselam, (Kur'an-ı kerimi en çok bilen, imam olur) buyurmuştu. Vefat edeceği zaman, Hz.Ebu Bekrin imam olmasını emredince, Eshab-ı kiram arasında, Kur'an-ı kerimi en çok anlayanın kendisi olduğu haber verilmiş oldu.

Hadis-i şerifleri ve Resulullahın edeplerini en çok bilen o idi. Kur'an-ı kerimi ezbere bilirdi. Eshab-ı kiram, sıkıştıkları şeyleri ondan sorar, öğrenirlerdi. Kendisinden bizlere az sayıda hadis-i şerif ulaşmasının sebebi, Resulullah efendimizden sonra az yaşadığı ve bu kısa zamanı, mürted bedeviler ve asilerle savaşta geçirdiği içindir.

Resul aleyhisselam dünya işlerinin hepsini ona danışırdı. Âl-i İmran suresi 159. âyeti, Hz.Ebu Bekir ve Hz.Ömer ile müşavere etmek için geldi.

ü teâlânın razı olmadığı bir şeyi söylememek için, mübarek ağzına taş koyardı. Faydalı bir şey söyleyeceği zaman, taşı çıkarırdı. Ramazan haricinde yaz günlerinde oruç tutar, kış günlerinde tutmazdı. Allahu teâlâdan o kadar çok korkardı ki, bir kuş görüp, (Ey kuş ne mutlu sana ki meyveleri yersin. Yapraklar arasında gölgelenirsin. Kıyamette hesaba çekilmezsin. Keşke, Ebu Bekir de senin gibi olsa idi) demişti. Bir kere de, (Keşke bir yeşil ot olaydım. Hayvanlar beni yiyeydi. Böylece, kıyamet günü yaratılıp hesaba çekilmeseydim) buyurdu. (Zeynül-mecalis)

Salat ve Selam Senin İçindir Ey Nebi!

Efendiler Efendisi’ne (sas) her fırsatta salât u selam getirmemiz ona karşı vefamızın gereğidir. Çünkü, salât u selamlarla onu her anışımız, hem onun peygamberliğini bir tebrik, hem getirdiği saadet-i ebediye müjdesine karşı bir teşekkür ve hem de bildirdiği fermanlara itaatimizi ve biatımızı yenilememiz manasına gelmektedir.

Efendiler Efendisi’ne salât u selâm okumakla, ahd-ü peymanımızı yenilemiş, ümmeti arasına bizi de dahil etmesi isteği ile kendisine müracaat etmiş oluyoruz. “Seni andık, Seni düşündük; Allah Teala’ya Senin kadrini yüceltmesi için dua ve dilekte bulunduk” demiş ve “Dâhilek ya Rasulallah / Bizi de nurlu halkana al ey Allah’ın Rasulü!..” talebimizi tekrar ederek onun engin şefkat ve şefaatine sığınmış oluyoruz.


Salât u selama Efendimiz’den daha çok biz muhtaç bulunuyoruz. Ona müracaatımızla mevcudiyetini, büyüklüğünü kabullenmiş ve küçüklüğümüzü, hiçliğimizi ilan etmiş; aczimiz ve fakrımızla beraber, şiddetli ve çok büyük bir günün endişesiyle melce ve mencâ olarak Resul-ü Ekrem’e dehâlet etmiş, arz-ı ihtiyaç ve arz-ı halde bulunmuş oluyoruz.


“Salât”, tebrik, dua, istiğfar, rahmet gibi anlamlara gelmektedir. Salât kelimesinin çoğulu “salavât”tır. Kur’ân’da buyurulur ki: “Allah ve O’nun melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey mü’minler, siz de Ona salât (ve dua) edin ve samimiyetle selam verin.” (Ahzab, 33/56) Bu âyeti kerimeyle, Peygamberimize salât ve selamlar getirip hürmetlerini arz etmek her müslümanın yapması gerekli olan bir görevdir. Her müslüman en azından “Âllâhümme salli alâ Muhammed - Allâhım rahmet ve bereketin Efendimiz Hazreti Muhammed üzerine olsun” diyerek salât getirmek mecburiyetindedir.

 


Şeytandan Nasıl Korunalım?





” Şeytanın oklarından ve entrikalarından korunmak için,
İslâm’ın çare olarak ısrarla tavsiye ettigi şey, her işe başlarken Allah’ın (c.c) ismini anmaktır. “

Bu konuda, Ebû Hüreyre’den (r.a) şu hadis rivayet edilmiştir:

“Mü’min ve kafirin şeytanları karşılaşırlar. Bir de ne görsünler; kâfirin şeytanı yağlı, Şişman ve kuvvetli idi. Mü’minin şeytanı ise pek zayıftı, saçı keçeleşmiş, tozlanmış ve çıplak idi. Kâfirin şeytanı, mü’minin şeytanına
- Sana ne olmuş, bu kadar zayıflamışsın, dedi.

O, şu cevabı verdi.
- Ben öyle bir adamın yanında bulunuyorum ki, yemek yediğinde Allah’ın ismini anar. Böylece ben aç kalırım. Su içtiğinde yine Allah’ın ismini anar. Ben susuz kalırım. Elbise giydiğinde Allah’ın ismini anar. Ben yine çıplak kalırım. Saçına yağ sürdüğünde Allah’ın ismini anar. Böylece benim saçım keçelenir.
Sonra kâfirin şeytanı şöyle dedi:
- Fakat ben öyle bir adamla beraber yaşıyorum ki, bunlardan hiçbirini yapmaz. Ben, yemesinde, içmesinde ve elbiselerinde onlara ortak oluyorum.”